
Bir müzede eski bir tabloya baktığınızda kahverengiyi tarihin rengi sanmak kolay. Koyu gölgeler, bal rengine dönmüş yüzeyler, ağır bir atmosfer. Sanki geçmiş, bugünden birkaç ton daha karanlıkmış gibi.
Ama bazen baktığımız şey geçmişin rengi değil, resmin başından geçen yıllardır.
Bir yağlıboya tablo tamamlandığında yüzeyine uygulanan vernik, renkleri doyurabilir ve boya tabakasını koruyabilir. Fakat bazı doğal reçine vernikleri yaşlandıkça sararır ve koyulaşır. Üzerine kir, eski restorasyonlar ve kimi zaman dumanın bıraktığı tabakalar da eklendiğinde, ressamın kurduğu renk ilişkileri yavaş yavaş başka bir görüntüye dönüşebilir. National Gallery of Art’ın konservasyon kayıtlarında, eski ustaların resimlerinden koyulaşmış vernik ve kir kaldırıldığında daha canlı ve berrak renklerin yeniden ortaya çıktığı örnekler anlatılıyor.
Bu küçük bir teknik ayrıntı gibi görünebilir. Değil.
Çünkü bir resmin rengi değiştiğinde, bazen resim hakkındaki hikâyemiz de değişiyor.
Karanlık Rembrandt’ın ne kadarı Rembrandt?
National Gallery of Art’taki The Mill bunun güzel bir örneği. Eser uzun süre dramatik, kasvetli havasıyla hayranlık uyandırdı. Koyu gökyüzü ve değirmenin silueti, Rembrandt’ın hayatındaki sıkıntılarla ilişkilendirilecek kadar güçlü bir melankoli taşıyordu.
Sorun şu ki bu karanlığın bir bölümü ressamdan sonra gelmişti.
Eserin üzerinde zamanla biriken renk değiştirmiş ve koyulaşmış vernik katmanları tabloya altın-kahverengi bir ton vermiş, manzaradaki ayrıntıların bir kısmını da örtmüştü. National Gallery’nin kayıtlarına göre bu görünüm, resmin etrafında oluşan romantik Rembrandt anlatısını da besledi. Verniğin kaldırılması gündeme geldiğinde mesele yalnızca konservasyon değildi; insanların sevdikleri resmin karakterinin değişmesinden korktuğu ciddi bir tartışmaya dönüştü.
Burada tuhaf bir şey oluyor.
Önce zaman resmi değiştiriyor. Sonra biz o değişmiş görüntüye anlam yüklüyoruz. En sonunda o anlamı ressamın niyeti sanmaya başlayabiliyoruz.
Sarı bir tabaka ne kadar fark yaratabilir?
Oldukça fazla.
Getty’de konservasyonu yapılan, Rubens’in tasarımına göre atölyesinde üretilmiş Diana and Her Nymphs on the Hunt zamanla sarımsı bir görünüm kazanmıştı. Nedeni bozunmuş vernik katmanlarıydı. Getty’nin konservasyon kaydına göre bu tabakalar yalnız renkleri değil, fırça darbelerinin dokusunu da görmeyi zorlaştırıyordu. Vernik ve eski rötuşlar kaldırıldığında kompozisyonun daha doygun renkleri ve mekânsal derinliği yeniden okunabilir hâle geldi.
Fakat buradan “müzelerde gördüğümüz bütün eski tablolar aslında rengârenkti” sonucunu çıkarmak da yanlış olur.
Boya da yaşlanır. Bazı pigmentler solar veya kimyasal olarak değişir; bağlayıcı maddeler ve boya katmanlarının kendileri zaman içinde farklılaşabilir. Konservatörün yaptığı şey bir resmin üzerine “orijinal renkleri geri getir” düğmesine basmak değildir. Hangi tabakanın ne olduğu, ne zaman eklendiği ve güvenli biçimde neyin kaldırılabileceği araştırılır.
Belki de “eski görünmek” öğrendiğimiz bir estetik
Sararmış resimlerin daha değerli veya daha güzel göründüğü düşüncesi yeni değil. William Hogarth 1761 tarihli Time Smoking a Picture adlı baskısında bu fikri hicvediyordu. National Gallery of Art’ın aktardığına göre Hogarth, sararmış vernik ve soluklaşmış renklerin bir tabloyu yaşlandıkça güzelleştirdiği anlayışına itiraz ediyordu.
Demek ki yüzyıllardır yalnız resimler yaşlanmıyor. Gözümüz de onların nasıl yaşlanması gerektiğine dair alışkanlıklar ediniyor.
Belki bir sonraki müze ziyaretinde eski bir tablonun önünde durduğumuzda sorulacak güzel soru bu:
Bu renk ressamın mı, yoksa zamanın mı?
Çoğu zaman cevap ikisinin arasında bir yerde.
